Çalışma saatleri: 08:30 - 20:00

Telefon:

0216 611 06 11

İnstagram
Twitter
Facebook

Çocuk-Anne İlişkisi, Kişilik Bozuklukları ve Psikoterapi

Makaleler

Çocuk-Anne İlişkisi, Kişilik Bozuklukları ve Psikoterapi

Geri Dön

Çocuk-Anne İlişkisi, Kişilik Bozuklukları ve Psikoterapi

 

Kişilik Bozulur mu ?

Ben derken ne demek istiyoruz ? Benlik de ne ola ki ? Ya kimlik ? İşleri biraz daha karıştırıp kendilik nedir diye soralım mı ? Peki kişilik, karakter ? Kişilik bozulur mu ? Bozulan kişilik midir kendilik mi; yoksa kimlik mi ? Eğer bozulabiliyorsak, bir makineden ne farkımız var ?

İnsanın kendisini anla(t)ması için türetilen kavramların çokluğuna bakıp da kendimizi çok iyi anladığımız varsayımına gitmeden önce, bu sorular ve kavramlar üzerinde biraz düşünmek gerekir. Çünkü insan, kendini anlama konusunda neredeyse engelli bir varlıktır. Teleskopu mikroskoptan daha önce icat etmiş insan. Önce çok uzaklara bakmış, sonra da bakan öznenin kendisini merak etmiş. Çok acıklı ve gerçek bir hikayedir bu.

Kendiliğin Nörobiyolojisi

Eskiden beynin durağan bir yapısının ve bazı bölgelerinin sadece bazı özgül işlevlerden sorumlu olduğu düşünülürdü. Allan Schore [1994, 2004]’un nörobiyolojik beyin araştırmaları bu kanıyı değiştirmiştir, diyebiliriz. Schore’un psikoloji ve psikoterapiye sağladığı en işlevli çalışmalarından biri beyin yarım kürelerinin niteliklerini belirlemesiydi. Ona göre sağ beyin doğuştan getirdiğimiz, duygulanımlarımızı belirleyen ve sözlü olmayan örtük parçamızdır. Kendini bilinçdışı, ses tonu ve beden postürüyle ifade eder.

Sol beyin ise mantıklı ve sözlü yönümüzü temsil eder. Yaklaşık 12 aylıkken kazanılır ve kendiliğimizin rasyonel bölümüdür. Sağ beyin Masterson’a göre ‘kendiliğin nörobiyolojik merkezidir’. Anne ve çocuk arasında ilk yıllarda sağ beyinden sağ beyine bir ilişki söz konusudur. Konuşmanın olmadığı ancak konuşulmayan şeylerin ileriki yaşlarda hiç olmayacağı kadar daha kolay iletildiği ve anlaşıldığı bir dönemden bahsetmekteyiz. Kendiliğin ve kişiliğin çekirdeği sağ beynin sağlıklı ya da sağlıksız örgütlenmesiyle oluşmaktadır kısacası. Kişinin kendisi ve çevresiyle kurduğu bağların kalitesini bu gelişimsel aralığın nasıl şekillendiği belirleyecektir.

Bilinç:  Bir Üçüncü Olarak Gözleyen Göz

Bilinç her zaman ilişkiseldir. Yani üçüncü bir kişiyi temel alır. Birincil düzeyde anne ile çocuğun karşılıklılığı hakimdir. İkisi de bir oyuncağı paylaşırken anne çocuktan çok da farklı değildir ve bahsedildiği üzere sağ beyinler aktiftir. Bir cadde söz konusu olduğunda ise işler değişir. Anneye göre tehlikeli olan cadde, çocuğa göre cezbedici gelir. Bu ihtilaf [yani aksilik, yoksa aykırılık değil] bilincin, gerçekliğin ve iletişimin oluşumuna katkı yapacaktır. Çünkü çocuk ancak ikinci düzeyde [takribi 12. ay] tam bir bilince ve gerçeklik duygusuna kavuşur; yani kişilerin, kendisinden farklı bilinçlere sahip olduklarını anlar ve Beattie’nin ifadesiyle ’başkalarının farkında olduklarını fark etmeyi’ başarır. İkinci düzeyde çocuk sadece anneyi algılamaz; ek olarak onun kendisiyle oynadığını da gözlemler. Bu sebeple denilebilir ki; iletişim, üçüncü bir nesneye dairdir. Aşağıdaki şekillerde açık olduğu üzere, üçüncü bir kişinin yokluğunda dahi, hep bir üçüncü vardır: O da ilişkinin bizzat kendisidir.

Oyuncak                                                                  Cadde

Çocuk                   Anne                                       Çocuk                    Anne

Çevreyi algılayışımız geçici ve süreksizdir. Aynı ortamda, aynı kişilere bazen öfkeli oluruz,  bazense hiç oralı değilizdir. Dış çevrenin aksine kendilik algısı tek değişmeyen algı türüdür. Kişilik bozukluklarının temelinde de kişinin kendiliğini ve çevresini algılamada yaşadığı birtakım sorunların olduğu düşünülmektedir. Sağlıklı bir kendilik, iç ve dış deneyimleri birbirinden olması gerektiği bir şekilde ayırt eder. Bu kendilikte iç ve dış dünyanın süreğen bir diyalektiği mevcuttur. Kişi iç ve dış dünya arasında sıkıntı duymadan gidip gelebilir.

Sağlıksız bir kendilik ise öznel deneyimleri böler ve dış dünyaya mal eder. İlk defa Freud’un dile getirdiği bastırma [repression], inkâr [deny], bölme [splitting] gibi savunma mekanizmaları, kişinin maruz kaldığı değişken dış gerçeklik ve hep aynı olarak algıladığı iç gerçeklik arasında bir zar örer. Bu bölmeden sonra kişi ağırlıklı olarak iki dünyadan birine yatırım yapar. Üstelik iç ve dış dünya arasında sorunsuz bir şekilde salınamaz.

Kendiliğin Çekirdeği: Yanılsama Alanı

İnsan ruhsallığının yapılanması daha önce de bahsettiğimiz gibi anne-çocuk uyumunun tamlığına bağlıdır. Bu tamlık durumuna tüm güçlülük [omnipotans] diyoruz. Çocuğun kendini tüm güçlü hissetmesi hem bir yanılsama hem de bir ihtiyaçtır. Şöyle ki anne, ideal bir durum varsayıldığında, çocuğun ihtiyaçlarına eksiksiz karşılıklar verir, çocukla eşzamanlılık ilişkisine girer. Çocuk açısından bakıldığında ise, çocuğun her istediği yerine gelmekte yani ona göre, her istediği, kendi isteği tarafından yaratılmaktadır. Çocuk her şeyi bildiğinin ve her şeyi yaratabileceğinin büyüsüne ve sanrısına kapılarak sonsuz bir memnuniyet yaşar. Tam da bu memnuniyet, özerk bir kendiliğin yapı taşı olacaktır. İleriki yaşamda karşılaşılan talihsizlikler, hayal kırıklıkları, memnuniyetsizlikler, ilk yaşam deneyimlerindeki Winnicott’un tabiriyle bu ‘’potansiyel alan’’ sayesinde telafi edilebilecektir. İlk yanılsama olmadan kişi gerçeklikten zevk alamaz. Dünyanın eşsiz olduğu düşüncesi bir parça da olsa düşünülmüyorsa, kişi gerçekliği yaşanmaya değer bulmayacaktır. Yalnızca büyülü bir istekten gelen memnuniyet deneyimi gerçekliği sevmeye yol açabilir.

Kişilik bozukluğuna sahip bireyler en çok bu yanılsama alanında sıkıntı yaşayan kişilerdir. Duygusal deneyimlerinin kendi ruhsal gerçeklikleriyle dolu olduğunu anlayamazlar. Bu kişiler kendilerini annelerinin gözünde görememiş olduklarından dolayı daima nesnenin gözünde kendilerini var etmeye çabalarlar. Eğer bunu yapamazlarsa da nesneyi idealleştirir dururlar. Yaşamı boyunca doğru kişiyi arayan ama bir türlü bulamayan insanlara rastlamışızdır. Bu kişilerin aradığı aslında mevzu bahis edilen yanılsama alanı ve tüm güçlülük halidir. Bu psişik yırtığı yamamak için sürekli ilişki başlatıp bitirirler. Ve sorunun kaynağını biçare karşılarındaki kişide aramaktan başka bir yol bulamazlar.

Kişilik Bozukluğunu Sağaltmak Mümkün mü ?

Kişilik bozukluklarının terapisinde danışanlar genellikle terapiye iş birliği içinde gelmezler. Aslında çoğu danışan terapiye iyileşmek için değil de iyi hissetmek için gelir. Çünkü danışan acı çekmektedir ve hemen bu acısı son bulsun ister. Gelişimin ilk yıllarında meydana gelen ‘ihmal’ ya da ‘ihlal’ durumu kişide sahte kendiliğin gelişmesine neden olur. Ortamda yeterince iyi bir anne yoksa yahut çocuğu işgal eden bir anne varsa, kişi kendine anneyi referans almayan çözüm becerileri edinecektir. Bu ise sahte kendiliğin oluşumuna kapı aralar. Terapiye işte bu sahte kendilik savunmalarıyla adım atan danışan için Masterson terapisinde hızlı ve pratik yanıtlar aranmaya çalışılmaz. Öncelikle terapötik ittifak denilen terapist ve danışan ilişkisi kurulmaya çalışılır. Ardından terapist tarafından süreç içerisinde danışanın kişilik örgütlenme biçimi ortaya çıkarılır. [Narsistik-Borderline-Şizoid vb.]

Danışan terapide sahte kendiliği ile yüzleşmeye başlayınca, yani kendilik aktivasyonu denen durum meydana gelince, danışan depresif hissetmeye başlar. Buna Masterson terapi terminolojisinde ‘terk depresyonu’ denmektedir. Danışan terk depresyonu yaşar çünkü şu ana kadar belki de kimseden bu kadar gerçekçi şeyler dinlememiştir. Kendisi de hiç bu denli aktif dinlenilmemiştir. Terapist ve danışan tam da burada sağ beyinden sağ beyine bir ilişki başlatır. Yani derin duyular devrededir. Danışan, terapi sürecinde terapisti annesi yahut babası yerine koyabilir. Yani aktarım dediğimiz şeyi yaşar. Henüz bir çocuk iken kendisini gözünde göremediği annesi, duygularında bir anda peyda oluverir. Danışanda ardından savunmalar gelişir. Sahte kendiliğini kabullenme sürecinde, kişiye eşlik eden birtakım direnç unsurlarıdır bunlar. Çok yemek yeme, aşırı alkol tüketimi, uykusuzluk gibi.

Kişi iyi bir ittifak ile gerçek kendiliğine yol alabilir. Hayatını zorlaştıran ve kendisine durmadan çelme takan bu döngüden sıyrılmak mümkün olabilir. Yine de kişilik bozuklukları terapisi zorludur. Tedavisi uzun yıllar alabilir. Burada danışanın iyileşme isteği ve kapasitesidir önemli olan. Ve biraz da hepimize lazım olan şans tabi ki.

Yazan: Uzman Psikolog Gökhan Özcan

DİĞERLERİ

SEMİNERLER VE DUYURULAR

YAZILARIMIZ

TV PROGRAMLARI VE VİDEOLAR